Bugün fazla konuşmayacağım. Sadece sizinle aşağıdakileri paylaşacağım. Okuyun ve okutun ama tek şartla mutlaka uygulayın. Çünkü öğrenip de uygulamadığınız her şey hayatınızdan çok önemli bir şey çalmıştır.

Bruce Mau ‘dan sizi değiştirecek hayatınızı anlamlandıracak bir manifesto !

Sevgiyle kalın, keyifli bir hafta olsun hepiniz için

1 Olayların seni değiştirmesine izin ver.

Gelişmeyi istemek gerekir. Gelişim sana bir şeylerin olmasından farklıdır. Sen onu üretirsin. Yaşarsın. Gelişimin
ön koşulu, tecrübelere açık olmak ve onlar tarafından değiştirilmeyi istemektir.

2 İyi olanı unut.
İyi hepimizin üzerinde hemfikir olduğu şeydir. İyiye bağlı kaldığınız sürece gerçek gelişmeyi sağlayamazsın..

3 Deneylerini sev (çirkin bir çocuğu seveceğin gibi).
Neşe gelişmenin motorudur. Çalışmalarını güzel deneyler, tekrarlamalar ve yanılmalar olarak görmenin özgürlüğünü yaşa. Uzaktan bak. Başarısız olmanın keyfini her gün çıkar.

4 Kazaları yakala.
Yanlış cevap, farklı bir soruyu arayan doğru cevaptır. Sürecin bir parçası olarak yanlış cevapları biriktir. Farklı sorular sor.

5 Kendini bırak.
Kendine amaçsız bir şekilde gezinmek için izin ver. Yakınlıkları keşfet. Yargılardan uzak dur. Eleştiriyi dinle.

6 Herkes liderdir.
Gelişim kendiliğinden olur. Olduğu zaman, ortaya çıkmasına izin ver. Eğer mantıklıysa takip etmeyi öğren. Herhangi birinin başı çekmesine izin ver.

7 Yavaşla.
Standart zamanların dışına çık. şaşırtıcı fırsatlarla karşılaşabilirsin.

8 “Cool” olma.
“Cool” siyah giyinmiş tutucu korkudur. Bu tür sınırlardan kendini koru.

9 Aptal sorular sor.
Gelişim istek ve masumiyetten güç alır. Cevabı değerlendir, soruyu değil. Bütün hayatın boyunca bir çocuğun hızıyla öğrenmeye çalış.

10 ……………..
Bilerek boş bırakıldı. Sana ve başkalarına ait doğmamış fikirlere yer bırak.

11 Geç saatlere kadar ayakta ol.
Fazla ileri gittiğinde, ayakta kaldığında veya çalıştığında, yani dünyadan soyutlandığın zaman başına tuhaf şeyler gelebilir.

12 Kendini tekrarla.
Hoşuna gidiyorsa, tekrar yap. Hoşuna gitmiyorsa, tekrar yap.

13 Birisinin omuzlarında dur.
Senden önce gelmiş insanların başarıları üzerinde durarak daha fazla yol alırsın. Üstelik manzara çok daha güzel.

14 Masanı toplama.
Yarın sabah bu akşam göremediğin birşey bulabilirsin.

15 Yeni kelimeler üret.
Sözlüğünü genişlet. Yeni şartlar yeni düşünce biçimleri gerektirir. Yeni düşünceler yeni ifade biçimleri ister. Yeni ifade biçimleri yeni şartlar doğurur.

16 Yaratıcılık araçlara bağlı değildir.
Teknolojiyi unut. Kafanla düşün.

17 Organizasyon = Özgürlük.
Tasarımda veya herhangi bir alanda asıl yenilik onu nasıl yaptığındadır. Bu da genelde işbirliği ile yönetilen bir işletme şeklinde olur. Örneğin Frank Gehry Bilbao’daki müzeyi yapabiliyor çünkü stüdyosu bütçenin içinde kalabiliyor. “Yaratıcılar” ve “Takım elbiseliler” arasındaki ayrım Leonard Cohen’in dediği gibi “geçmişe ait parlayan bir kalıntı.”

18 Borç alma.
Yine Frank Gehry’nin tavsiyesi. Parasal özgürlük yaratıcı özgürlük demek. şaşırtıcı olan, bu konuda disiplinli olmanın ne kadar zor olduğu ve sayısız insanın bunu başaramamış olması.

19 Gezilere çık.
Dünyanın çapı televizyon, internet veya en gerçekçi, interaktif bir bilgisayar programından daha geniştir.

20 Hatalarını daha çabuk yap.
Bu benim fikrim değil, ödünç aldım. Sanırım Andy Grove’a ait.

21 Kır, bük, eğ, ez, çatlat, katla.

22 Kahve molalarını, taksi yolculuklarını ve konuşma odalarını değerlendir.
Asıl gelişim çoğu zaman hiç beklemediğiniz yerlerde olur. Dr Seuss’un deyişiyle “bekleme yerlerinde”. Hans Ulrich Obrist bir bilim ve sanat konferansı düzenlemişti. Partileri, sohbetleri, yemekleri, uçuş saatleriyle tam bir konferans gibiydi. Ama ortada konferans yoktu. Sonuç çok başarılı oldu. Bir sürü işbirliğinin ilk adımları orada atıldı.

23 Gül.
Stüdyoya gelen insanlar sık sık ne kadar çok güldüğümüze dikkat çekerler. Bunun farkına vardığımdan beri gülmeyi bir barometre olarak kullanıyorum. Kendimizi ne kadar rahat ifade ettiğimizi ölçmek için.

24 İnsanlara güç ver.
İnsanlar ancak hayatları üzerinde kontrole sahiplerse oyun oynayabilirler. Serbest olmazsak serbest çalışamayız.

Brand Talks okurlarına selamlar, epeydir yazamadım. Biraz dinlenmek, dinginleşmek ve biriktirmek gerekti. Bugün uzun süredir kafamda demlenen bir konu üzerinde yazacağım. Türkiyedeki GSM operatörlerinin bugünkü durumunu büyük resme bakmaya çalışarak irdeleyeceğim. Bu yazımı henüz yazmayı düşünmüyordum ama bundan birkaç hafta önce FMCG’de çalışan Burcu Hanım’ın bir sorusu üzerine bu yazıyı şimdi yazmak istedim. Öncelikle koltuklarınıza iyi yaslanın epey uzun bir yazı olacak :)

GSM sektöründeki rekabet şu anda yakıcı seviyelerde, Turkcell yaklasık %54’lük (34 milyon abone)pazar payıyla bu pastanın en büyük dilimini kendine alıyor, bunu %27 (18 milyon abone)  ile Vodafoneve %19 ile Avea (12 milyon abone)  takip ediyor. Üç GSM operatörünün bugünkü durumunu ve stratejilerini altında yatan unsurları anlamak için bundan en az 4-5 yıl geriye gidilip resme öyle bakılması gerektiğini düşünüyorum.

Önce Turkcell ile başlamak istiyorum. Turkcell 1994 – 2001 arasında Cüneyt TÜRKTAN ile efsane bir dönem geçirdi. Türktan’ın Genel Müdürlüğü sırasında, Turkcell’in abone sayısı 40 binden 12 milyon 200 bine ulaştı ve şirket, hisseleri New York Borsası’nda işlem gören ilk Türk kuruluşu oldu. Türktan bu dönemde; 1996 yılında Azerbaycan’ın Azercell’ini, 1997 yılında Gürcistan’ın Geocell’ini, 1999′da Kazakistan’ın Kcell’ini, 2000 yılında Moldova’nın Moldcell’ini ve KKTCell’i kurarak bu şirketlere bilgi ve deneyimini aktardı. Türktan, ayrıca 1999′da Dijital Televizyon Digitürk’ü kurdu ve Internet Servis Sağlayıcısı Superonline’ın satın alınma operasyonunu yürüttü. Sonrasında Muzaffer Akpınar (2001-2006) geldi. Akpınar, CEO koltuğunda oturduğu dönemde ciro, kâr ve abone sayısının üçünü birden artırarak hatırı sayılır bir başarı sağladı. Çalkantılı bir dönem sırasında Muzaffer Akpınar istifa etti. Muzaffer Akpınar’ın istifasıyla Türk mobil piyasasında dengelerin değişeceği bir dönem  başladı, Turkcell, sektörü büyütme misyonunu bırakıp, kendisini toparlamaya ve belki de bugünün dominant pazar lideri olabilmesini sağlayan tohumları attı. Muzaffer Akpınar’ın ayrılmasından bu yana boş kalan Turkcell Genel Müdürlük koltuğuna Seattle’da görev yapan ve Microsoft’un en güçlü 5 yöneticisinden biri olarak gösterilen Süreyya Ciliv getirildi.

CİLİV’in özelliklerine baktığımızda; Michigan’a endüstri mühendisliği okumak için gitmiş ve teknolojiye tutkusu nedeniyle bilgisayar mühendisliği de okumuş, sonrasında Harvard’da MBA yapmış. Bu sırada amerikalı bir arkadaşıyla 3 bin dolara Novasoft’u kurmuş. Bir dönem Microsoft Türkiye genel müdürlüğü de yapan CİLİV bu dönemde MS’un cirosunu 20 milyon $’dan 100 milyon $ gibi seviyelere taşımışBunları niye bu kadar derinlemesine anlattığımı merak ediyor olabilirsiniz. Bunları anlatıyorum çünkü; şimdiki Turkcell’i anlamak için Süreyya CİLİV’i daha iyi tanımak gerektiğini düşünüyorum.Süreyya CİLİV Novasoft sayesinde GİRİŞİMCİLİK deneyimi elde etmiş, küçük bir şirketi yüzlerce mühendisin çalıştığı alanında dünyanın ikincisi haline getirmiştir. Sonrasında Microsoft’daki parlak kariyeri sayesinde dünyanın en yakıcı rekabetinin yaşandığı TEKNOLOJİ sektörünü geniş bir tecrübeye sahip olmuş ve SATIŞ, PAZARLAMA ve bunların OPERASYONU konusunda kendini geliştirmiştir. Şimdiki Turkcell’e biraz dikkatli baktığımızda da kendi alanında pazar lideri olan Turkcell ile Microsoft arasındaki önemli stratejik benzerlikleri görebileceğinizi düşünüyorumTurkcell artık kendini bir telekominikasyon şirketi olarak değil, bir “TEKNOLOJİ ŞİRKETİ “ olarak konumlandırıyor. Çok da iyi yapıyor.  Bunu neden yaptığını da yazının sonuna doğru anlatacağım. Bunun yanı sıra Microsoft gibi, gelirinin büyük kısmını B2B müşterilerinden  kazanıyor, ürün ve hizmetleri çok kaliteli ve ne yazık ki biraz pahalı.

Şimdi de Vodafone’u inceleyelim. Telsim‘in 2006 yılında satın alınmasının ardından Türkiye’de istediği atılımı bir türlü gerçekleştiremeyen Vodafone , 2009 yılında üst yönetimindeki Serpil Timuray ile birlikte gerçekleşen bayrak değişiminin ardından hızlı bir dönüşüm sürecine girdi. TİMURAY, Procter&Gamble’de pazarlama departmanında iş hayatına başladı, 8 sene P&G’de çalıştıktan sonra Danone Türkiye’ye pazarlama direktörü olarak katıldı. Bir süre satış ve pazarlama direktörlüğünü aynı anda yürüten Serpil Tümuray, daha sonra Danone Türkiye’nin genel müdürü oldu.

Serpil Timuray, 2003’te DanoneSA şirketlerinin Danone Grubu tarafından % 100 hisse satın alımı konsolidasyonunu ve entegrasyonunu, Ocak 2004’te Nestle Türkiye sütlü ürünler işinin satın alımı ve entegrasyonunu, 2003-2006 döneminde Groupe Danone’nin dünyadaki en kapsamlı endüstriyel yatırım programlarından birinin Türkiye’de gerçekleşmesini ve bu sayede Türkiye’de %100 yerli üretime geçilmesini yönetti. 2009’da Vodafone’a geçmesiyle birlikte FMCG’de tecrübe ettiği bir çok dinamiği GSM sektöründe de kullanmaya başladıBunun yanı sıra ekibini oluştururken büyük bir kısmı Danone’dan olmak üzere ( ÖRN; Pazarlama Müdürü; Gökhan ÖĞÜT, Satış Müdürü; Sinan KIZILDAĞ), FMCG tecrübesi olan kişilerden oluşmuş bir ekip inşa etti. Uyguladığı stratejilere baktığımızda FMCG dinamiklerinin GSM sektörüne uyarlanmış halini ve  karşımızda VoDanone’u görebiliriz sanırım :)  Bunun yanı sıra büyük teknolojik yatırımlar yaptı. Kısa sürede elde ettiği büyük başarılar nedeniyle Vodafone gruptan övgüler aldı.

Avea’ya geldiğimizde daha önce GSM sektöründe faaliyet gösteren Aria ve Aycell’in birleşmesiyle Avea adını alıyor.Türk Telekom ile İtalyan TİM’in her biri yeni şirkette yüzde 40’ar İş Bankası ise yüzde 20 pay sahibi oluyor. Kasım 2005’te daha önce Turkcell’de harikalar yaratan efsane CEO Cüneyt Türktan Avea’nın başına geçiyor. Görev yaptığı süre içerisinde Avea’nın cirosunu 10 katına çıkarıp şirketi Vodafone’un ensesine kadar getiriyor. Daha sonra Turk Telekom’un baskıları nedeniyle istifa ediyor, yerine şu anda da devam eden Erkan Akdemir getiriliyor. Akdemir DPT müsteşar danışmanlığı, Turk Telekomda yönetim kurulu başkanlığı ve Cisco Türkiye Genel Müdürlüğü yapıyor. Avea yapısı itiberiyle bürokratik özellikler taşıyan bir şirket, son genel müdürü Akdemir de bu özelliklerle uyuşuyor.

Günümüzdeki tabloya baktığımızda Turkcell %54’lük lokal pazar liderliğiyle birinci sırada, kendini telekominikasyon şirketi değil bir teknoloji şirketi olarak konumlandırıyor, globalde bir dev olan Vodafone’a karşı agresif bir lokal strateji izliyor, pazarlama iletişimini de Turkiye’yi kucaklayan bir yaklasımla buna göre yapıyor, devasa medya bütçesiyle bu nedenle  kendini her yerde olmak zorunda hissediyor. Bu sene yaptığı relansmanla marka kimliğini tazeledi. “Hayat paylaşınca güzel” söylemiyle iyi bir tespit yaptı. Bunun yanı sıra “PAYLAŞMAK”  önemli Türk kültür kodlarından bir tanesi yakın zamanda bir çok marka bu tespitle müşterilerini yakalamaya çalışıyor ( Coca-Cola, Algida,  … ) Vodafone ise Dünya’nın 5 kıtasında 31 ülkesinde GSM operatörlüğü yapıyor bu alanda lider ve dünya’nın en büyük GSM operatörüdür. Yazının başlarında bahsettiğimiz FMCG dinamiklerini etkili bir şekilde kullanmaya çalışıyor. ( Bknz; VoDanone ) Ama bunu yaparken medya bütçesini ve iletişim stratejisini  çoğunlukla müşteriye yönelik kullanmaktansa Turkcell ‘le yönelik bazı durumlarda karşılıklı saldırıya varabilecek şekilde kullanıyor. Avea ise en ucuz biziz stratejisiyle halktan biri olma söylemini kullanıyor. ( Bunda TBWA İstanbul’un da emeğini inkar etmemek gerekir ) İletişimini akılda kalıcı ve buram buram zeka kokan gerilla yöntemler kullanıyor. Marka bilinirliğini ve itibarını gün geçtikçe arttırıyor. Ama öncelikle en yakın rakibi Vodafone’u hedef alması gerekirken neden mahallenin en büyük ve güçlü abisi Turkcell’i hedef alıyor. Yenemeyeceği bir savaşta orduyu ve kaynaklarını harcıyor ( Savaş Sanatı – SunTzu). Bu konuda kulağıma gelen bazı şeyler var ama burada söyleyemeyeceğim :(

Bunun yanı sıra 2015’te şimdiki bildiğimiz anlamda GSM operatörleri kalmayacak. Akıllı telefonların artışıyla birlikte mobil internet kullanımı ve internet üzerinden ücretsiz konuşma oranları arttığı için data önem kazanacak. Bakalım bu gelişmeler ışığında GSM operatörleri kendini ve markalarını nasıl konumlayacak. Sosyal medyanın yaşamımıza iyice penetre olamasıyla birlikte kullanıcılarıyla daha çok konuşması gereken bu markalar nasıl stratejiler izleyecek.

İzleyelim ve görelim :)

Tabletler hayatımıza gireli çok da uzun bir zaman olmadı. Steve Jobs’sın ilk tableti tanıttığı lansman toplantısı bir çoğumuzun dün gibi aklında. Ansızın hayatımıza girdi ama sanki yüz yıllardır hayatımızdaymış gibi şu an bir çok kişinin vazgeçilmezi ve bazılarımızın doğuştan sahip olduğu bir organı gibi.

Tabletler hayatımıza girdikten sonra bazıları bağımlılık olarak tabir edebileceğimiz bazı davranış değişiklikleri meydana getirse de, bir çok alanda da bize farklı kolaylıklar sağladı. Buna konforun bedeli de diyebiliriz sanırım. Tablet kullanıcılarının %77’si tabletlerini hemen her gün kullanıyor, ortalama 95 dakikasını tablet kullanarak geçiriyor ve bu kullanıcıların %53 haberleri her gün tabletlerinden takip ediyor. Kullanıcıların demografik yapılarını soldaki görselden görebilirsiniz.

Bunun yanı sıra tablet kullanıcılarının tabletleriyle en sık yaptıkları aktivitelere baktığımızda mail göndermek, haberleri takip etmek, sosyal ağlara girmek ve oyun oynamak olduğunu görüyoruz. Bu yoğunluklu aktivite oranları biz pazarlamacılar için çok farklı fırsatlar meydana getiriyor. Şu anda Apple’ın Pazar lideri olduğu tablet piyasasında Gartner ve İHS verilerine göre 2012 – 2013 arasında büyük bir sıçrama yaşanması beklenirken bu artışın artan bir ivmeyle devam etmesi öngörülüyor.

Ayrıca bir çok pazarlama ve reklam aktivitesinde, şirket içi iş süreçlerinde, okullarda, üniversitelerde, hastanelerde, restaurantlarda, dekorasyon şirketlerinde ve daha bir çok alanda büyük bir önem kazanacak olan tabletler bir çok kişi için büyük fırsatlar var. Tabi ki fırsatları değerlendirmesini bilenlere. :)

Dijital artık hayatımızın bir çok kıvrımına penetre olmaya başladı. İşimiz, ilişkilerimiz kısacası yaşamımızın bir çok safhasında artan bir ivmeyle payını arttırmaya devam ediyor. Şirketler pazarlama planlarında dijitalin payını arttırıyor. Dijital üzerine odaklanmış şirketler devasa bir sektör olmaya doğru ilerliyor.

Bunun yanı sıra insan kitleleri gittikçe daha çok dijitalde zaman ayırmaya başlıyor. Bu kitle genç, dinamik ve firmaların müşterisi olan aktif alışveriş yapan kişiler. İnternet kullanıcıları son 10 yılda 5 kat arttı ve Miniwatts Marketing Group verilerine göre dünyada yasayan yaklaşık 7 milyar kişinin internet penetrasyon oranı %32.  Bu da demek oluyor ki bir şeyler üretip satmaya çalışan veya insanlara para karşılığı bir hizmet veren herkesin internet dinamiklerini bilmesi ve kendi şirket ve sektör dinamiklerine göre uygulaması gerekiyor.

Bir çok şirket bu amaçla dijitalin farklı uzmanlık alanlarına sahip firmalardan dijital pazarlama hizmeti alıyor. Bazıları gerçekten iyi işler yapmasına rağmen büyük resme baktığımızda gerçek anlamda benefiti olan işlerin çok az olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeni bir çok firmanın dijital pazarlama yaparken mecra bazında bakmaları, oysa her sektörün ve her firmanın kendine göre farklı dinamikleri var. Örneğin; FMCG’yi düşündüğümüzde bir dijital pazarlama kampanya sürecine baktığımızda ürün ambalajı, satış noktası, stok durumu, TV reklamları ve rakipler gibi bir çok dinamik devreye giriyor. Ya da bankacılık sektöründe; değişen faiz oranları, şube personeli, gönderilen ekstreler, call center operasyonu, müşteri bilgi ekranları ve diğer bazı iç dinamikler dijital kampanya sürecini çok farklı şekilde etkiliyor.

Bir dış kaynak olarak hizmet veren firmaların böyle derinlikli bilgileri alma imkanları olmuyor alsa da hizmet veren firma tarafındaki kişilerin bunu içeriden biri kadar anlamlandırma şansı olmuyor. Firma çoğu zaman kendi iç dinamiklerini şirketin güvenliği ve rekabet avantajı sağlama gereği bunu başkalarıyla paylaşmaya haklı olarak yanaşmak istemiyor. Bunun yanı sıra içeride bir dijital ekibe sahip olan firmalar dijital pazarlamaya yönelik ihtiyaçlarını çok daha iyi tespit ediyor ve dijital pazarlama hizmeti veren ajanslarını çok daha etkili ve ihtiyaçlarına yönelik bilinçli bir şekilde kullanabiliyor.  Bu nedenle artık firmaların bir finans departmanına, bir insan kaynakları departmanına nasıl ihtiyaçları varsa dijital uzmanlığa sahip kişilerden oluşmuş bir dijital pazarlama departmana sahip olması gerekiyor.

Bir kaç firma bunu yavas yavas dijitalin geleceğini iyice anlamaya ve buna tepki vermeye başladı. Bunlardan en tanınanı Procter&Gamble pazarlama çalışmalarında online pazarlamaya ağırlık vererek 1 milyar dolarlık harcama kesintisi gerçekleştirmeyi planlıyor. Bunu daha etkin ve başarılı online pazarlama çalışmalarına ağırlık vermek için yapıyor. Bunun yanı sıra PepsiCO da birkaç ay önce pazarlama faaliyetlerini daha etkin hale getirmek için şirket içinde dijital ekip oluşturdu. Önümüzdeki süreçte bir çok firmanın bu gerekliliğe direnmek yerine kendi dijital ekiplerini oluşturmaya başlayacağını hep beraber göreceğiz.

Bizimle ve Sevgiyle kalın

İnsan zihni işleyişi itibariyle en çok merak ettiğim, her zaman bende hayranlık uyandıran ve üzerinde sürekli bilgi sahibi olmaya çalıştığım bir konu oldu her zaman.  Bu durum anlamaya çalıştığım bir çok konuda bana yardımcı oldu. Bunlardan bir tanesi de ikonlara sahip markaların neden daha başarılı olduğuydu. Öncelikle beynin öğrenme sürecine baktığımızda beyin yeni bir şey öğrendiğinde bu yeni şeyi kalıcı olarak bellekte tutabilmek için daha önce öğrendiği eski iki şeyle ilişkilendirerek bunu uzun süreli hafızasına alıyor. Daha önce de “ İletişimini bir hikayeyle ilişkilendir” adlı yazımda genişce anlatmıştım.

Bunun yanı sıra beyin milyonlarca bilgi parçacığı arasında bazı şeyleri hatırlamak için başka yöntemler de kullanır. Bunlardan bir tanesi de karakterize ederek ve ikonlaştırarak somutlamaktır. İletişimlerinde başarılı olan bir çok markanın kişiliğini çok başarılı bir şekilde tüketici zihninde somutladığını görebiliriz.  Örn; BMW orta yaşlı genç ve dinamik bir erkektir, Mercedes yaşlı ve güçlü bir adamdır, Algida Max eğlenceli ve maceracı bir aslandır, Marlboro evinden uzak yalnız ve asiliği simgeleyen bir kovboydur  v.s

Türkiye’de de buna başarılı örneklerden bir tanesi SÜTAŞ’tır. Doğal olma ve doğal kalma iletişimini benekli inekleriyle çok başarılı bir şekilde tüketici zihnine kazımayı başarmıştır. Benekli inekleri “Doğal olma” söyleminin birer sözcüsü haline getirmiştir. Hangimiz benekli inek gördüğümüzde SÜTAŞ’ ı hatırlamıyoruz . Lütfen samimi olun. Küçük çocuklar bile etrafta  hiç bir marka işareti olmadan benekli inek gördüklerinde “bak sütaş ineği” diye tarif ediyorlar. Aynı tepkiyi bir çok yetişkin insanda bizzat gördüm. Sütaş bunu -360 derece tutarlı bir şekilde-  tüm iletişim enstrümanlarında ( özellikle metro da tren gelirken :) ) ve ürün ambalajlarında kullanmaktadır. Bu ikonlaştırılmış marka karakteri son derece güçlü dağıtım kanalı yapısıyla da birleşince Türkiye’de satış hacmi olarak en önde olmayı başarmıştır.

Sütaş’ın 2012 yılında yayınlanmaya başlayan reklamında “Doğal Lezzete Yolculuk” sloganı vurgulanmış. Sütaş’ın ineklerle dolu reklam filmi serisine :)   peşimizden gelin diyen yeni reklamda bu sefer sevimli bir buzağı (inek yavrusu) şehirde gezerken sütaş kamyonunu görür ve kamyonu takip ederek Sütaş’ın doğal yaşam alanına varır.

Bu arada bu reklamı izleyince Migrosun tavuklu eve dönüş reklamı da aklıma gelmedi değil :)

Facebook olmasaydı ne oldurdu şimdi hiç düşündünüz mü ? Siz düşünmediyseniz ben düşündüm. Lütfen kemerleri bağlayın ve arkanıza yaslanın. Beynimin kıvrımlarında beraber küçük bir yolculuğa çıkacağız !

Sosyal medyanın temelleri 2000’lerin başında belki de daha öncesine dayanıyor. Septikler gibi çok kesinmiş gibi söylenen her şeye o kadar da kesinlikli bakmamak lazım :) 2005’e doğru bu ivme Türkiye’de daha da arttı. Şahsen ben nasıl olduysa kendimi bir anda içinde buldum, geçiş sürecini yaşamadım ya da yaşadığımı anlamadım. Facebook daha doğrusu sosyal medya hayatımızı bir çok şekilde değiştirdi, etkiledi. Şiddetli ve derinlemesine bir kültürel kırılma ve mutasyon yarattı. Arkadaşlık biçimlerimizi, sosyal hayatımızı, düşünce biçimimizi ve doğal olarak da alışveriş biçimimizi etkiledi. Zaten ezelden beri varolan ve bastırmayı bir nevze de olsa başardığımız röntgenleme içgüdümüzü dibine kadar yaşamamıza olanak tanıdı. Sosyal onay alma mekanizmamız like butonları sayesinde çığrından çıktı. Sosyal çemberler aracılığıyla bize olan yakınlıklarını ve ilişki düzeylerini belirlediğimiz kimseleri genelde arkadaşlarımızı barındırdığımız kısmen mahrem sayılabilecek alanımıza profilimize aldık. Şu anda şizofrenik bir halde sürekli güncellenen durum mesajlarını, değiştirilen profil resimlerini, tatil ve parti fotoğraflarını takip ediyoruz. Durmadan içinde kedi ve bebek bulunan komik ve ilginç videolar paylaşıyoruz. İlişki durumumuzu güncelliyoruz. Farkında olmadan saatler harcıyoruz ve masanın başından kalktığımızda beynimiz uyuşmuş ve kaybettiğimiz zamanın içten içe pişmanlığıyla hayata devam ettiğimizi zannediyoruz. Oysa etkilerini tüm psikolojimizde yaşıyoruz ve gittikçe daha da yaşayacağız gibi gözüküyor bu dijital şizofreniyi.

Bu konuda çok iyi tespitler yapıldığını ve mevcut durumu çok iyi anlattığını düşündüğüm  ilginç ve içinde onlarca içgörü barındıran bir  video buldum internetten buyurun izleyiniz !

Evet durum bu kadar vahim gözüküyor.  Ama paniklemeyin, titreyin ve kendinize gelin. Bunca yan etkisine rağmen içinde bir çok güzelliği de barındırıyor. Sosyal medya sayesinde arap baharı gibi siyasal hareketlerle monarşiler, diktalar yıkıldı. Kültürel etnosentrizm yüzünden bir birini anlamayan veya anlayamayan kimseler bir nevze de olsa farklı kültürleri anlamaya başladı. Belli otoritelerin tekelinde olan medya ve iletişim araçlarının etkisinden bir nevze de olsa sıyrılarak markalar hakkında konuşmaya başladık. Bu sayede onları eleştiriyoruz, seviyoruz, yeriyoruz, onlardan bir şeyler istiyoruz. Bloglar yazmaya başladık, gazeteci olduk, yazar olduk. Global şirketlerin imkanlarına sahip olmadan uluslar arası ticaret yapmaya başladık. Sosyal medya dev bir endüstri meydana getirdi. Şu anda milyonlarca kişi dijital ajanslarda veya home-office bu işten para kazanıyor.

Evet sosyal medya olmasaydı bunlar da olmayacaktı. Biz konuşmayacaktık markalar da bizimle konuşmayacaktı.

Olması mı iyi olmaması bir de siz düşünün !

Sevgiler bizden BrandTalks

Genel olarak insanların sürekli rasyonel kararlar verdiğini düşünürüz. Bunun nedeni aslında küçük yaşlardan itibaren akademik bir bakış açısıyla hayata bakmaya şartlandırılmış olmamızdan kaynaklanıyor . Günlük ilişkilerimize matematiksel bakmaya çalışırız, insanların da matematiksel yaşadıklarını düşünürüz. Oysa ki insanın psikolojik ve mental doğası matematikten çok uzak;  vücutlarının salgıladıkları hormonlar, aile çevresi, okul ve sosyal çevresi v.b bir çok dinamik insanın doğrusal değil  çok değişken şekilde düşünmesine ve farklı zaman dilimlerinde farklı tavırlar sergilemesine neden oluyor. Bunun yanı sıra satın alma karar süreçleri de büyük bir oranda duygusal ve bilinç altı dinamiklerinden, yaşadığı toplumun ona empoze ettiği kültür kodlarından etkileniyor. Bu nedenle de başarılı reklam kampanyalarının bir çoğunun bu güçlü duygusal  ve bilinç altı dinamikleri üzerine kurulu olduğunu görürüz. Buna en iyi örneklerden bir tanesi daha önce yazdığım Benetton’un UnHate kampanyası, ilgili yazıya şuradan bakabilirsiniz (Sevgi dolu öpücükler !)

Türkiyeye baktığımızda da UnHate kadar olmasa da güzel örneklerden bir tanesi de Finansbank’ın  “Siz görebiliyorsanız, bizce mümkün” konseptiyle hazırladığı kampanyaydı. Sağlam içgörülerle yola çıkılmış ve bir çoğumuzun yaşamının belli dönemlerinde yaşadığı ortak mutlu anları kullanarak bir bankanın soğukluğunu çok başarılı bir şekilde ısıtabilmişti. Dilerseniz reklam filmini tekrar hatırlayalım.

Bu başarılı kampanya bir çok kişinin zihninde yer etti, konuşuldu, reklam filmi sosyal medyada da belli oranda paylaşıldı. Şu anda ne zaman Finansbank logosu görsem, ““Siz görebiliyorsanız, bizce mümkün” mesajı hemen zihnimde beliriyor.  Ama bu kadar sürdürülebilir bir stratejinin  neden daha fazla yoğunlaştırılmadığını merak ediyorum. Bu stratejinin online/offline farklı yan kurgularla devam ettirilmesi gerektiğini, müşteri deneyimlerinin paylaşılmasına yönelik aksiyonlar sağlayacak çalışmalar yapılmasını, A’dan Z’ye müşterinin bu söylemi bankanın verdiği her hizmette ve müşteri temas noktasında somut olarak deneyimleyebilmesinin sağlanması gerektiğini düşünüyorum.

Bunun yanı sıra bu hafta Akbank’ın “Neden olmasın” konseptiyle hazırladığı kampanyasını gördüm. Bu kampanyanın bir çok yönüyle Finansbank’ın kampanyasına benzediğini hatta stratejik olarak bire-bir aynısı olduğunu düşünüyorum. Küçük bir yöntem kullanarak bunu çok kolay görebilirsiniz. Reklam filmine ve devasa bir medya bütçesiyle şehrin dört bir yanındaki görsel çalışmalarına “Neden olmasın” yerine Finansbank’ın “Siz görebiliyorsanız, bizce mümkün” sloganın yapıştırın. Sonrasında göreceksiniz ! :) Ama stratejinin devam ettirilmesi konusunda Akbank şu anda daha başarılı gözüküyor. Devamını da hep beraber göreceğiz sanırım